Pozitif Yaşam Derneği
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Semra Çalangu'ndan

İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Semra Çalangu mesleki yaşantısında gözlemlediği HIV/AIDS alanındaki 10 yılı “HIV ve Toplum” yazısında bizler için değerlendirdi. Bize zamanda yolculuk yaptıran bu güzel yazısını kendi kaleminden:

HIV ve TOPLUM: 10 YIL SONRA

Bu yazıyı 10 yıl önce yazmıştım. İlk HIV pozitif hastalarımla bazı deneyimlerimi, onların ve benim karşılaştığımız güçlükleri değişik ortamlarda farklı meslektaşlarımla paylaşmıştım. Aradan geçen süre içinde yeni tedavi seçeneklerimiz oldu. Hastalarımızın yaşam süresi uzadı, yaşam kalitesi iyileşti.

Peki, toplumun bilgisi arttı mı? HIV pozitiflere toplum davranışı değişti mi?

Buna siz karar verin:

“ Birkaç yıl önce sinemalarda Philadelphia isimli bir film gösterildi. Başrolde Tom Hanks ünlü ve başarılı bir şirket avukatını canlandırıyordu. Avukatın hastalığa yakalandığını anlayınca topluma karşı verdiği mücadele, hastalığa karşı verdiği mücadele kadar zorluydu. Bu savaşımda ailesi ve erkek arkadaşı onu hiç yalnız bırakmadılar. Sonuna kadar yanında kaldılar ve onu desteklediler. Bu film, HIV pozitif olduğu için işini ve sosyal çevresini kaybeden bir kişinin karşılaşabileceği sorunların hiç değilse bir bölümünü çok gerçekçi bir biçimde yansıtıyordu.

Bu filmi gördükten birkaç ay sonra benzer bir çift ile tanıştım. İkisi de iyi eğitim görmüş, genç ve başarılı birer iş adamıydı. Birkaç yıldır birlikte yaşıyorlardı. Günün birinde, birinin HIV‐pozitif olduğu anlaşılmıştı. Diğeri başlangıçta çok anlayışlı, çok yardımcıydı. Arkadaşını tüm gücüyle destekledi. Sonra birdenbire terk etti! Terk edilmek, artık sevilmediğini ve istenmediğini hissetmek, hastam için bu hastalığa yakalanmaktan da, işinden ayrılmaktan da, durumu ailesine açıklamak zorunda kalmaktan da daha zor oldu!

HIV enfeksiyonuna yakalanan birinin karşılaşabileceği toplumsal sorunların başında dışlanmak gelir. Bunu iki ayrı başlık altında ele alabiliriz:

  1. Sevdiği ve/veya sevdikleri tarafından terk edilmek
  2. Toplumdan dışlanmak

Bence, sosyal sorunların en çok acı vereni, sevdiği veya sevdikleri tarafından terk edilmektir. Aile ve dost çevresi hastanın yanında olursa, sevgiyi ve hayatı paylaşmayı sürdürürlerse hem hastalığın getirdiği diğer sosyal sorunlara katlanmak daha kolay, hem de tedavi çok daha başarılı olmaktadır. O.Z. evli ve bir çocuk babasıydı. Bir ameliyat geçirdikten sonra bir türlü düzelmeyince kan testleri yapılmış ve HIV enfeksiyonu olduğu anlaşılmıştı. Eşi, bunu öğrenince uzun süre kendine gelemedi. Demek kocası ihanet etmişti! Bir başka hastalığa yakalansaydı, kanser bile olsaydı, yıllarca yatalak kalsaydı çok sevdiği kocasına ölünceye dek bakmaya hazırdı. Ama “AIDS ihanetle eş anlamlı” idi! Önce bağrına taş bastı. Kocasına en sevdiği yemekleri yaptı; ilaçlarını hiç aksatmadan verdi; giderek iyileşen kocasıyla ve çocuğuyla tatillere gitti. Ama ihaneti hiç unutmadı. İki yıl sonra eşini terk etti.

T.S. üç yıl önce CMV retiniti sonucu göremez oldu. HIV nöropatisi yüzünden de yürüyemez hale geldi. Ama ailesi çevresinde öyle bir sevgi yumağı oluşturdu ki, o bugün bastonla yürüyebiliyor; tüm işlerini kendisi yapabiliyor. Tedavinin başarısında aldığı ilaçlar kadar ailesinin de katkısı olduğuna inanıyorum.

İşini, iş veya okul arkadaşlarını, komşularını kaybetmek; oturduğu yerden ayrılmak zorunda kalmak; sosyal çevreden dışlanmak en sık karşılaşılan sosyal sorunlardır. E.G. devlet memuruydu. İş arkadaşları ve amirleri tarafından çok seviliyordu. Hastalanıp hastaneye yatırılınca tüm arkadaşları ona yardımcı olmak için yarıştılar. Onu ve eşini hastanede hiç yalnız bırakmadılar. Kimi yemek. kimi ilaç getirdi; kimi kan verdi. İyileşip tekrar işe başladığında şerefine parti bile verdiler. Bir gün nasıl olduysa, HIV‐pozitif olduğu duyuldu. O günden sonra arkadaşlarının davranışları değişti. Ondan adeta korkar oldular. Onun kullandığı telefona el sürmekten, aynı yemekhanede yemek yemekten, odasına girmekten bilekorkuyorlardı. Giderek ondan uzaklaştılar. Ama bu sevgisizlikten değil, bilgisizlikten kaynaklanan bir dışlamaydı. Gidip amirleriyle, iş arkadaşlarıyla konuştuk. Onları bilgilendirmeye çalıştık. Ama E.nin malulen emekli edilmesine engel olamadık.

Toplum tarafından dışlanma, işini ve çevresini kaybetme korkusu, seropozitif kişilerin kendini gizlemesine yol açan en önemli nedendir. Bu korku, tedavinin de gecikmesine yol açmaktadır. C.T. altı aydan beri devam eden ishal nedeniyle hastaneye yattı ve tetkikler sonucu HIV‐pozitif olduğu anlaşıldı. Durumu kendisine uygun bir dille açıklamak gerekiyordu. Dikkatli bir şekilde uygun sözcükleri ararken o “boşuna yorulmayın, ben HIV taşıdığımı 10 yıldan beri biliyorum” dedi! Durumunu 10 yıldan beri biliyordu ve hiç tedavi almamıştı! Çünkü uluslararası bir şirkette çalışıyordu ve işini kaybetmekten korkuyordu!

İkinci önemli sorun, HIV infeksiyonunun toplum tarafından sadece cinsel yolla bulaşan bir hastalık olarak algılanması ve bir bakıma cinsel sapıklıkla eş anlamlı sayılmasıdır. Ana‐babalar için en ağır, en üzücü durum bunun ölümcül bir hastalık olması yanında cinsel yolla bulaşan bir hastalık olmasıdır. Çoğu, çocuğunun eşcinsel olduğunu düşünerek bir kat daha fazla üzülmektedir. Adana ve Şanlıurfa’da 34 yerel gazetecinin katıldığı bir anketin sonuçları, toplumun bu hastalığa bakış açısına çarpıcı bir örnektir. Toplumumuz “AIDS’in cinsel yolla bulaşmasını utanç verici, kan yoluyla bulaşmasını ise normal’ bulmaktadır (Cumhuriyet, 27 Kasım 1998). Bu nedenle hasta, çoğu kez, virüsü cinsel yolla aldığını açıklamaktan çekinmekte, eşcinseller ve hele biseksüeller cinsel tercihlerini tümüyle yadsımaktadır. Bu durum, cinsel partnerlerine ulaşmamızı, hastalık ve erken tedavi konularında bilgilendirmemizi olanaksız kılmaktadır.

Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının da büyük çoğunluğu HIV pozitif hastaya dokunmaktan bile korkmaktadır. Bunun nedeni, bu konuda tüm bildiklerini gazetelerden ve televizyondan öğrenmiş olmalarıdır. Mezuniyet sonrası eğitim yok denecek kadar yetersizdir. Hastanelerin çoğunda ameliyat olacak hastalara HIV taraması yapılmaktadır. HIV‐pozitif hastalarda en gerekli ameliyattan bile vazgeçilebilmekte, hastanın hayatı tehlikeye atılmaktadır. Özofajit, pnömoni gibi hastalıkların ayırıcı tanısı için gastroskopi, bronkoskopi gibi uygulamalardan kaçınılabilmektedir. Bu durum yalnız ülkemize özgü olmayıp evrensel bir sorundur. Hekimlerin ve diğer sağlık çalışanlarının çekingenliği bilgisizlik kadar, güvensizlikten kaynaklanmaktadır.

Öte yandan, HIV infeksiyonu cinsel temasla bulaşan bir hastalık olduğu için toplum sağlığı açısından büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Sivil toplum örgütlerinin özverili çalışmalarına, basın yayın organlarının tüm uyarılarına ve eğitici programlara rağmen toplumun duyarsızlığı ve aldırmaz tutumu yüzünden hastalığın yayılması önlememektedir. Oysa tüm infeksiyon hastalıkları gibi HIV infeksiyonu da önlenebilir ve her hastalıkta olduğu gibi, korunma önlemleri tedaviden çok daha etkili ve ucuzdur.

Olayın bir başka boyutu, AIDS paniğidir. Günlük pratiğimizde sık sık, kuşkulu bir cinsel ilişki nedeniyle AIDS’e yakalandığına inanan kişilerle karşılaşıyoruz. Bu kişiler sık sık test yaptırmakta, testlerin negatif çıkmasına rağmen sonuçlara inanmamakta ve hayatı kendilerine zehir etmektedirler. Aralarında tüm Türkiye’nin hastanelerini ve bu konuyla ilgilenen tüm hekimleri dolaşanlar vardır. Parasal sıkıntıları göze alarak yurt dışında test yaptırmağa gidenler, tüm zamanını internette bir yanıt bulmaya çalışmakla geçirenler, olmayan hastalığını bulaştırma korkusuyla evini ve ailesini terk edenler az değildir. HIV infeksiyonu konusunda yeterli bilgisi olmayan hekimler de bu paniği körüklemektedir. Bilgisi olanlar da, yeterli psikolojik ve sosyal danışmanlık deneyimi olmadığı için bu kişilere gerekli yardımı yapamamaktadır. Buna da bir örnek vermek istiyorum: M.G. bilgisayar programcısı idi ve eşiyle aynı iş yerinde çalışıyordu. Birkaç ay önce bir gecelik bir ilişkisi olmuştu ve bundan büyük bir pişmanlık duyuyordu. Eşini çok seviyordu. Defalarca test yaptırmış ve hepsi negatif çıkmıştı, ama o bir türlü emin olamıyordu. Bu yüzden eşiyle de tüm ilişkisini kesmişti. Oysa eşi anne olmak istiyordu ve kocasının soğuk davranışının nedenini çözemiyordu. Bir psikiyatriste baş vurmuşlardı, verilen ilaçları kullanmışlardı ama bir yararı olmamıştı. Psikiyatriste durumunu gizlice açıklamıştı, ama o bu durumu asla eşine anlatmamasını söylemişti. Oysa bir anlatabilse rahatlayacaktı. Ben, tersine, eşi ile konuşmasını, isterse beraber konuşabileceğimizi söyledim. Eşi, ihanet olayını hiç de anlayışla karşılamadı. Kocasının bu davranışını asla bağışlamayacağını söyledi ve odadan çıkıp gitti. Ben, hata yapmıştım ve çok üzüldüm. Birlikte çalışabileceğim bir psikologun eksikliğini en çok bu olayda hissettim. Fakat 3 - 4 ay sonra inanılmaz bir şey oldu. M. Bir soğuk algınlığı nedeniyle geldi; çok mutlu olduğunu, bir bebek beklediklerini söyledi ve bana teşekkür etti. Şimdi altı aylık bir bebekleri var. Benimki bir kumar oynamaktı. Ama hayat, kumarda kaybedilmeyecek kadar değerli ve bu hayatları korumak, güzel yaşamak ve yaşatmak için mutlaka dayanışmak gerekli.

Dr. Semra Çalangu
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi





Copyright © 2010, Pozitif Yasam Derneği    powered by: minduce
home iletisim