Skip to content Skip to footer

Anahtar kelimeler: Covid-19, HIV, metafor olarak hastalık, salgın, koronavirüs, pandemi, AIDS, Pozitif Yaşam Derneği

Tahammül edilemez, başa çıkılamaz yaralanabilirlik biçimleri mevcuttur ve onlarla tek başına mücadele edilemez. İşte tam da bu yüzden durmadan genişleyecek bir topluluğa, bir iletişim ağına ya da ittifaka gereksinim vardır. Eğer genişlemeyi ve büyümeyi başaramazsa yaralanabilirlik şiddetlenir. İttifakın yayılım biçimleri çeşitli, kaçamak, dirençli hale gelmeli ve sürekli genişlemeli. Bu demek oluyor ki daha az yaralanabilir olan bizler bu iletişim ağlarını ve ittifakları üretme ve devam ettirme görevini üstlenmeliyiz.[1]

Gündelik rutinimiz sürüp giderken tahayyül etmediğimiz, distopik bir kurguyu andıran bu dünya halinin içinde kendi yöntemlerimizle, bir şekilde iyilik halini korumaya çabalıyoruz. Konuşulan tüm konular Covid-19 etrafında dönüyor: Söylenen çok fazla söz, gelip geçen çeşitli duygular, bu süreçte daha çok yaralanabilir olan özneler var. Bu yazıda amacım, hastalıklarla ilgili kavrayışlarımıza dair Sontag’ın iki metinde oluşturduğu izlek üzerinden Covid-19 pandemisi vesilesiyle gelen, gezen, kalan düşüncelerin arasında serbest bir dolaşma hali ve HIV metaforları hakkında bir sorgulamanın yolunu açmak.

Susan Sontag’ın bir kanser hastası olduğu yıllarda yazdığı denemesi “Metafor Olarak Hastalık” 1978 yılında yayınlanıyor. Sontag bu metinde hasta olma durumu üzerine yerleşmiş klişeleri yani hastalığın bir metafor olarak kullanılma halini tartışıyor. Tartışmayı ağırlıklı olarak tüberküloz ve kanser üzerinden, bu iki hastalığa ilişkin mitlerin ortaklaştıkları ve ayrıştıkları noktaları ortaya koyarak yürütüyor. Sinema, siyaset, edebiyat, felsefe gibi geniş bir yelpazede tarihsel bir okuma yaparak tüberkülozun ve kanserin nasıl tarif edildiğini; nasıl inanışlar ve tortular bıraktığını araştırıyor. Kendisi de bu meselenin bir öznesi olan Sontag’ı bu denemeyi yazmaya yönlendiren, kanser hastalarının nasıl damgalandığını keşfetmesi oluyor.

“Metafor Olarak Hastalık”ı yıllar sonra yeniden okurken düşündüklerini kaleme aldığı “AIDS Metaforları” ise 1989 yılında yayınlanıyor. Bu tarih HIV’i kontrol altına alan ilaçların bulunmasından 7 sene öncesine tekabül ediyor. Bu nedenle metinden alıntı yaparken AIDS kavramını kullanacağım fakat HIV ve AIDS’in aynı şey olmadığını[2] vurgulamak istiyorum. Sontag’ın otuz yıl önce kaleme aldığı bu etkileyici metinde yer alan AIDS metaforlarının neredeyse hepsi, bugün HIV hakkında sahip olduğumuz bilgilere ve HIV pozitif kişilerin sağlıklı bir şekilde yaşamlarını sürüyor olmasına rağmen ne yazık ki varlığını koruyor.

Sontag’ın her iki denemesinde en çok üstünde durmak istediği nokta askeri metaforların hastalıklarla ilintilendirilmesi. Tıp alanında askeri metaforların kullanılmaya başlanması 19. yüzyılın sonlarına denk geliyor. Sontag askeri metaforların belirli hastalıkları damgalamasının doğal uzantısı olarak hasta olanların da damgalanmasına katkıda bulunduğunu söylüyor. Hastalığa karşı savaş metaforu ile “[…] özellikle ürkütücü hastalıklar yabancı bir ‘öteki’ gibi, modern savaştaki düşmanlar gibi tasavvur edilmektedir; ve hastalığın şeytanileştirilmesinden kusurun hastaya yüklenmesine geçiş, hastalar ne kadar kurban düşünülseler de düşünülmeseler de kaçınılmazdır.” Dünyada ve Türkiye’de HIV aktivizminin ilk yıllarında kullanılan “AIDS’le savaş” şiarının yerini yaşamı vurgulayan ifadelere bırakmasını bu bağlam ile okumak mümkün.

Sontag “damgalanma katsayısı ve mahvolmuş kimlik yaratma kapasitesi” kanserden çok daha büyük olan AIDS’in ortaya çıkmasıyla beraber kanserin üzerindeki metaforik yüklerin bir kısmının kalktığını söylüyor. Dünyanın gördüğü kitlesel hastalıklar içerisinde hiçbirinin HIV epidemisi kadar, bir kimliğe bu denli işaret etmediğini söylemek abartılı olmayacaktır. İşaret derken homofobiyi ve kişileri marjinalize etmeyi meşrulaştırmak için icat edilmiş bir şeyden söz ediyorum. HIV tanısı almış bir kişiye sorulan soruların, yapılan “şakaların”, parmakla göstermenin, gündelik dile yerleşmiş ayrımcı söylemlerin son derece gerçek ve hayati sonuçları var.

Sontag’ın bundan otuz sene önce kaleme aldığı vurucu cümleler bugün hala etkisini koruyor: “Zira, ilk acıklı gözlemim […] metaforik tuzakların son derece gerçek sonuçlar doğurduğu şeklindeydi: Söz konusu tuzaklar insanları yeterince erken tedavi aramaktan ya da doğru tedavi için daha fazla çaba harcamaktan alıkoyuyordu. Ben inanıyorum ki metaforlar ve mitler öldürür.” Bilmesek de, görmesek de –başka yere baksak da- Türkiye’de HIV epidemisi birçok ülkenin aksine hızla artıyor. Sontag’ın söz ettiği metaforlar ve mitler öyle bir etki taşıyor ki, HIV ile enfekte olduğunu öğrenme duygusundan kaçınan insanlar test yaptırmak istemiyor. Sontag’dan alıntıyla, “İlerlemesi engellenemez ve iyileştirilemez olduğuna inanılan bir hastalığın erken bir aşamasında teşhis edilmesinin ise herhangi bir yarar getirmeyeceği” düşünülüyor. Tam da bu nedenle HIV’in ölümcül bir hastalık değil kronik bir enfeksiyon olduğu, test yaptırarak erken tanı almanın önemi her fırsatta dile gelen ve toplumda rahatça konuşulabilen bir konu haline gelmeli.

Yeni bir salgınla karşı karşıya kalan dünya, daha önce görülen büyük salgınları konuşuyor. Bugün koronavirüsle ilgili yürütülen birçok tartışmada, televizyon programlarında ve yazılan yazılarda HIV epidemisine sıkça atıf yapıldığını görüyoruz. HIV ilaçlarının koronavirüsün tedavisinde faydalı olup olmayacağı tartışmalarının yanı sıra, eksik veya yanlış bilgiden beslenen bir bağlam içerisinde bu iki virüsün geçiş yolları karşılaştırılabiliyor. Oysaki Covid-19 solunum yoluyla bulaşan bir virüs iken, HIV kan ve cinsel sıvılar yoluyla bulaşabilen bir virüs. HIV ile yaşayan kişiler tedavilerine düzenli devam ettikleri sürece sağlıklı bir yaşam sürüyorlar ve düzenli tedavi sonucunda vücutlarındaki virüs miktarı belirlenemeyen düzeyde olan bireyler (kondom kullanmasalar dahi) cinsel ilişki yoluyla HIV bulaştırmıyorlar[3]. Covid-19 enfeksiyonunun tedavisi için yürütülen çalışmalar ivedilikle sürüyor fakat henüz sonuçlanmış bir şey yok: Virüsün tam olarak hangi yollarla bulaştığı kanıtlanmadı ve kendimizi korumamızı sağlayacak bir önlem yok, evlerimizde kalmaktan başka.

Peki, Sontag’ın metinlerindeki izlek üzerinden modern tarihte yaşanan en büyük salgın olan yeni tip koronavirüse dair neler söylenebilir? Koronavirüs metaforlarını konuşmak için sanıyorum henüz erken. Tüm bilgilerin hızla zaman tünellerimizden aktığı, değiştiği, komplo teorilerinin gezindiği bir karmaşanın içinde kendi olağanüstü hallerimizden ve sağlığımızdan –birbirimizden- sorumlu şekilde bekliyoruz. Yine de şimdiden dolaşımda olan ve sıkça tekrar edilen kavramlar, Covid-19’a yüklenen anlamlar var tabi.

Yeni tip koronavirüsün hayatımıza girmesiyle birlikte en yaygın söylemin “yedikleri iğrenç şeyler” temelinde Çinlilere yönelik ayrımcılık olduğunu söylemek mümkün. Çin kültürüne dair pek çok stereotipin ve ötekileştirmenin dolaşımda olduğunu görüyoruz. Bugün Çin ve diğer Asya ülkelerinden insanların virüsün taşıyıcısı olarak damgalanması bir yana, topluluklar kendi ötekileri kimlerse, virüsün coğrafyalarına bu “ötekiler” tarafından yayıldığını öne sürebiliyorlar. Uluslararası Af Örgütü, Birleşmiş Milletler gibi kuruluşlar içinde bulunduğumuz pandemi günlerinde yaşanan birçok insan hakları ihlaline, ırkçılık ve yabancı düşmanlığındaki artışa dikkat çekti. Hastalığın kaynağının muhakkak “başka bir yer” olarak görülmesi ise yeni bir şey değil, Sontag bunun ilk örneklerini 16. yüzyılda buluyor, hastalığı tahayyül etmek ile yabancılığı tahayyül etmek arasındaki bağın arkaik bir anlayışa dayandığına işaret ediyor.

Bugünlerde görünür olan bir diğer fenomen, dünyanın önüne geçemediği bu kabusun insanlığın hoyratlığının ve hatalarının bir sonucu olması. Koronavirüs pandemisinin doğanın bize verdiği bir ceza olduğu ve bunun sonucunda çıkarmamız gereken dersler olduğu düşünülüyor. Sontag kitlesel hastalıkların bir suçun cezası olarak değerlendirilmesinin, hastalığa yol açan sebeplerle ilgili olarak ortaya atılmış en eski fikir olduğunu -İlyada ve Odysseia kadar eski- söylüyor. Belki bu fenomenin bir uzantısı olarak, pandemiden sonra her şeyin çok farklı olacağına dair bir söylem de mevcut. Evlerimize kapanınca cömertliklerini gözler önüne seren doğa, ona ne kadar bencil davrandığımızı bize hatırlatıyor. Evet bu pandeminin başka bir dünyanın kapılarını aralayabilecek bir fırsat olabileceğini söyleyen birçok sosyal bilimci var fakat bunun toplumların elinde olduğunu vurguluyorlar.

Görsel: Oğuz Şenoğuz

Yukarıda da söylediğim gibi koronavirüs metaforlarını konuşmak için henüz erken de olsa kişisel hijyen, sosyalleşmek, temas etmek, tüketim alışkanlıkları, maske gibi kelimelerin ve pratiklerin taşıdıkları anlamların yeni çağrışımlar içermeye başlayacağını düşünebiliriz. Tüm bu dönüşüm salgının hızı yavaşladığında ve başka şeyler tekrar gündemimiz haline gelmeye başladığında daha görünür olacaktır. “[…] viral salgınların, diğer insanlarla ve kendi bedenlerimiz dahil etrafımızdaki nesnelerle olan en temel ilişkilerimizi etkilemesi beklenebilir; (görünmez) kirli olabilecek şeylere dokunmaktan kaçınmak gibi: tutamaklara dokunma, klozete veya banklara oturma, insanlarla kucaklaşma veya insanların elini sıkma. Spontane jestlerimiz karşısında bile belki ihtiyatlı olacağız: burnuna dokunma veya gözlerini ovuşturma.”[4]

Son kertede bu pandeminin siyasi, ekonomik ve toplumsal pek çok tezahürü olacak, zira yalnızca bir sağlık meselesinden değil bir insan hakları meselesinden bahsediyoruz. Bu süreçte toplumsal eşitsizliklerimizin derinleştiği ve evde kalmanın “sağlam bir ekonomik ve toplumsal sermayeyle donanmış bir zengin ayrıcalığı”[5] olduğu çok açık. Gündelik yaşamların içinde görünmez olanlar kriz dönemlerinde daha da görünmez hale geldiler: mülteciler, hapishanelerdeki mahkumlar, işe gitmek mecburiyetinde olan işçiler, ev içi şiddet uygulanan çocuklar ve kadınlar. Covid-19 öncesi Türkiye’nin “normal” koşullarında temel haklara ve ihtiyaçlara erişim konusunda zorluklarla karşılaşan HIV ile yaşayan bireyler de görünmez olanların arasında ve tüm bu insanlar için kesişen kırılganlıklar söz konusu.

Sağlık sistemine yük bindirmemek amacıyla Covid-19 enfeksiyonu dışındaki hastalıkların görüş alanının dışına çıktığı, kitlesel aşı çalışmalarının askıya alındığı[6] bir kriz durumu içindeyiz. Bu duruma HIV enfeksiyonu açısından bakıldığında da test, tanı ve tedaviye erişim konularında bir kriz söz konusu. Gündelik hayatın her alanında damgalanan, ayrımcılık nedeniyle temel hak ve ihtiyaçlara erişimi engellenen, daha çok yaralanabilir özneler olarak HIV pozitif kişiler bugün daha çok zorlukla karşı karşıya.[7]

Son olarak yazının başında Judith Butler’dan yaptığım alıntıya dönecek olursam: Koronavirüs pandemisi eğer başka bir dünyanın kapılarını aralamak için vesile olacaksa, bu dünya umarım birbirimize ne denli bağlı olduğumuzun farkına varacağımız bir dünya olur. Hayatta her şeye hazırlıklı olamayacağımızı, her an öteki gözüyle baktığımız birine dönüşebileceğimizi unutmadan iyilik halimizi korumamız dileğiyle.

Yağmur Şenoğuz 

[1] Judith Butler ile Söyleşi, Cogito, sayı: 87, 2017.

[2] HIV & AIDS Nedir, Pozitif Yaşam Derneği. Son Erişim Tarihi: 17.04.2020 https://www.pozitifyasam.org/hiv-aids-nedir/

[3] Belirlenemeyen = Bulaştırmayan, Kırmızı Kurdele. Son Erişim Tarihi: 17.04.2020 https://www.kirmizikurdele.org/besittirb

[4] Gözetlemek ve cezalandırmak mı? Evet, lütfen! Slavoj Zizek. Son Erişim Tarihi: 17.04.2020 https://terrabayt.com/dusunce/gozetlemek-ve-cezalandirmak-mi-evet-lutfen/

[5] Covid-19 veya maskesi düşmüş halk sağlığının sefaleti, Laurence Monnais. Son Erişim Tarihi: 17.04.2020 https://www.e-skop.com/skopbulten/covid-19-veya-maskesi-dusmus-halk-sagliginin-sefaleti/5705

[6] Protecting lifesaving immunization services during COVID-19: New guidance from WHO, Son Erişim Tarihi: 17.04.2020 https://www.who.int/immunization/news_guidance_immunization_services_during_COVID-19/en/

[7] AÇIK ÇAĞRI METNİ – HIV ile yaşayan bireyler, hem COVID-19 hem de damgalanma riski altında! Son Erişim Tarihi: 17.04.2020  https://www.kirmizikurdele.org/post/hiv-ve-koronavirus-cagri-metni