Pozitif Yaşam Derneği » Farkındalık

Diyanet İşleri Başkanlığı’na Ulusal AIDS Komisyonu Üyesi Olduğunu Hatırlatıyor Ve Ali Erbaş’ı Özür Dilemeye Davet Ediyoruz!

Tüm dünyayı etkisi altına alan bir salgınla topyekün mücadele ettiğimiz bu günlerde Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş Erbaş, sözde birleşme ve dayanışma esaslı Cuma hutbesinde; “Ey insanlar! İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lûtîliği, Eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti. Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir, bunun hikmeti. Yılda yüzbinlerce insan gayri meşru ve nikahsız hayatın islamî literatürdeki ismi zina olan bu büyük haramın sebep olduğu Hiv virüsüne maruz kalıyor. Geliniz bu tür kötülüklerden insanları korumak için birlikte mücadele edelim.” şeklinde akla, mantığa, bilimselliğe ve hukuka aykırı olan nefret söylemlerinde bulunarak LGBTİ+  bireyler ile HIV ile yaşayan bireyleri hedef göstermiş ve açıkça suç işlemiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı, HIV enfeksiyonunun yayılımını durdurmak, HIV ve AIDS ile yaşayan insanlara karşı uygulanan damgalama ve ayrımcılığı önlemek için 1996 yılında kurulan Ulusal AIDS Komisyonunun bir üyesi olsa da; yapılan açıklama ile komisyon çalışmalarından ne kadar uzak olduğunu göstermiş, bilimi ve hukukla güvence altına alınan hakları göz ardı etmiştir. Bahsi geçen açıklama bilimsel dayanaktan yoksun olup aynı zamanda hukuka aykırılıklar da içermektedir. Şöyle ki;

Öncelikle HIV, bahsedildiği gibi zina veya gayrimeşru ilişki ile bulaşmaz. Ve yine Diyanet İşleri Başkanının bahsettiği gibi sadece cinsel yolla da bulaş olmaz. HIV’in bulaş yolları bilimsel olarak bellidir. Korunmasız cinsel ilişki HIV’in bulaş yollarından biridir. Ancak tedavi olan ve bilimsel olarak B=B (Belirlenemeyen=Bulaştırmaz) kriterine uyan HIV ile yaşayan bireylerden bulaş söz konusu değildir.

Diğer yandan Anayasa’da ve taraf olunan uluslararası sözleşmelerde yer alan Eşitlik ilkesi ile bu ilkenin bir sonucu olan Ayrımcılık Yasağının güvence altına alındığını  ve Ayrımcılığın Türk Ceza Kanununun 122. maddesinde ‘Nefret ve Ayrımcılık’ başlığı altında suç olarak düzenlendiğini hatırlatmak isteriz.

Yaşanan her ihlal karşısında insan hakları ve sağlık hakkı perspektifinden hazırladığımız yazılarımızın, söylemlerimizin ve bilimsel dayanakların Diyanet İşleri Başkanlığı’nca dikkate alınmadığını görüyor ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na sesleniyoruz;

HIV ile yaşayan insanları damgalamak ve hedef göstermek, içinde bulunduğumuz bu zor günlerde ne dayanışma kavramına yakışır ne de dayanışmayı görmeyi amaçlayan makamınıza. Lütfen HIV ile yaşamayı günah, lanetli ve utanç olarak göstermekten vazgeçin

Pozitif Yaşam Derneği olarak HIV ile yaşayan bireyleri hedef gösteren herkese karşı mücadele ettiğimizi ve burada olduğumuzu yinelemek isteriz. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımızın olduğu bu salgın günlerinde, 24 Nisan 2020 tarihinde nefret ve ayrımcılık söyleminde bulunarak toplumu ayrıştıran Diyanet İşleri Başkanını da başta HIV pozitif bireyler olmak üzere tüm toplumdan özür dilemeye davet ediyor, ayrıştırıcı ve nefret söylemlerinden uzak, insan haklarına saygılı bir tutum sergilemesini talep ediyoruz!

Pozitif Yaşam Derneği

 

Koronavirüs Günlerinde Başka Bir Virüsle Mücadele Edenler Türkiye’de 24 Bine Ulaştı

Muzaffer Demirsoy / Demokrat Haber Röportajı

“Konuşacaklarımız Var” diyerek insan hakları ve özgürlükler alanında mücadele eden kişi ve kurumların görüşlerini almaya devam ediyorum. Dördüncü söyleşimizde HIV virüsü taşıyanlar ile dayanışmak ve yardımlaşmak amacı ile İstanbul’da kurulan Pozitif Yaşam Derneği’nin avukatı Esra Erin ve sosyal hizmet uzmanı Hazal Hartavi sorularımı yanıtladı. Koronavirüs günlerinde başka bir virüsle mücadele edenlerin yaşadığı sıkıntıları anlattılar…

Pozitif Yaşam Derneği Türkiye’de, HIV ile yaşayan bireyler için kurulmuş ilk kuruluş. Bu açıdan önemli bir boşluğu doldurduğunuz için teşekkür ederek başlamak istiyorum. Pozitif Yaşam Derneği nasıl kuruldu? Derneğin kuruluşunda herhangi bir sorun yaşandı mı? Amaçları nedir?

(H.H.) Merhabalar, asıl bizler teşekkür ediyoruz; HIV ile yaşayan bireylerin yaşadıkları sorunlara dikkat çekmek ve bu konuda çabalarımızı görünür kılmak konusunda bu röportajı yaptığınız için.

Pozitif Yaşam Derneği 2005 yılı Haziran ayında Birleşmiş Milletler AIDS Koordinatörlüğünün öncülüğünde hekimler, aktivistler ve HIV ile yaşayan bireylerin bir araya gelmesiyle kurulmuştur. Diğer hasta hakları derneklerinden farklı olarak, derneğin kuruluş sürecindeki en büyük zorluk HIV ile yaşayan kişilerin ve yakınlarının damgalanma korkusuyla bir araya gelmekten ve görünür olmaktan kaçınması idi. 2003 yılında HIV ile yaşayan kişiler e-posta gruplarında rumuzlar aracılığıyla birbirleriyle iletişim kurmaya ve deneyimlerini paylaşmaya başlamış olsa da fiziksel olarak bir araya gelmenin ve HIV alanında aktivizm yapmanın özellikle 2000’li yılların başında kolay olmadığını tahmin etmek zor değil.

Derneğin temel amacı HIV ile yaşayan bireylerin sağlık hizmetlerinden ücretsiz, eşit ve adil yararlanmalarının desteklenmesi, toplumsal yaşamlarına ayrımcılığa maruz kalmadan devam etmelerinin sağlanması ve yaşanan hak ihlallerine karşı savunuculuk mekanizmalarının geliştirilip güçlendirilmesidir. Diğer yandan hem bireylerin enfeksiyondan korunmaları hem de ön yargıların ortadan kaldırılmasıyla HIV ile yaşayan bireylerin sosyal yaşamlarının standardize edilmesi için farkındalık çalışmalarını yürütmektedir. 

HIV nedir? AIDS nedir? Türkiye’de ve dünyada HIV/AIDS ile ilgili sayısal veriler nedir? 

(H.H.) HIV, (Human Immunodeficiency Virus/İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü) bağışıklık sistemini etkileyen bir enfeksiyon etkenidir. AIDS ise, (Acquired Immune Deficiency Syndrome/Edinilmiş Bağışıklık Yetmezliği Sendromu) HIV’in tedavi ile baskılanmadığı durumda, ortalama 2-12 yıl içinde vücudun bağışıklık sisteminin savunma işlevini yerine getirmemesi sonucunda, kişinin diğer enfeksiyon ve hastalıklara açık hale gelmesiyle birlikte gelişen bir hastalıklar tablosudur.

Dünyada yaklaşık 37 milyon kişinin, Türkiye’de ise yaklaşık 24 bin kişinin HIV ile yaşadığı biliniyor; ancak henüz test yaptırmadığı için HIV ile yaşadığından bihaber olan önemli bir topluluk olduğunu da göz önünde bulundurmalıyız. Özellikle Türkiye gibi cinselliğin tabulaştırıldığı toplumlarda cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlara ilişkin bilgi düzeyinin yetersizliği, korunma ve düzenli test yaptırma alışkanlığının kazanılmamasına; bu da ne yazık ki toplumdaki HIV ile enfekte olan popülasyonun hızla yayılmasına neden oluyor.

HIV sadece cinsel yollarla mı bulaşıyor, bulaş yolları nedir? 

(H.H.) HIV ve AIDS’e dair yanlış bilinen temel noktalardan biri bulaşın nasıl gerçekleşeceği konusudur. Kan, cinsel sıvılar (meni, zevk suyu-prostat sıvısı olarak bilinen pre-seminal sıvılar, vajinal ve anal sıvı) ve anne sütü virüsün insanlar arasında aktarılabildiği vücut sıvılarıdır. Bu sıvılar aracılığı ile virüsün bulaşabileceği davranışları ise korunmasız cinsel birleşme, güvenli olmayan kan, kan ürünleri ve organ nakli, ortak enjektör kullanımı ve dikey (gebeden bebeğe) geçiş olarak sıralayabiliriz. Bu yollar dışındaki hiçbir yol ve temas bulaşa sebep olmaz.

Bununla birlikte geçtiğimiz yıllarda yapılan partner araştırmaları sonuçları HIV tedavisi ile enfeksiyonu kontrol altına almanın virüsün partnerler arasında geçişini durdurduğunu göstermektedir. Tüm dünyada Belirlenemeyen = Bulaştırmayan olarak tanımlanan bu bilgiyi tedavi alan kişilerin cinsel partnerlerine virüsü bulaştıramaması şeklinde aktarabiliriz.

HIV nasıl tespit edilir? Herhangi bir belirtisi var mıdır? Ne zaman, hangi testi yaptırmalıyız?

(H.H.) HIV enfeksiyonunu klinik muayene ya da belirtiler üzerinden teşhis etmek mümkün değil; kişinin HIV ile enfekte olup olmadığı ancak HIV’e özel kan tahlilleri ile anlaşılabiliyor. HIV’i belirleyen materyallerin vücutta oluşması ve saptanabilir olması için beklenmesi gereken bir süre var, pencere dönemi olarak adlandırılan bu dönem test yöntemlerine ve bireylere göre farklılık gösterebiliyor. Yeni nesil testlerle birlikte virüsle karşılaştıktan 1 ay sonra genellikle saptanabilir oluyor.


HIV ile ilgili bilgi düzeyinin düşük olması önyargıyı da beraberinde getiriyor. HIV ile ilgili doğru bilinen yanlışlar nelerdir?

(H.H.) HIV’e ilişkin yanlış kabullerin başında bulaşma yollarının ve güncel tedavinin bilinmiyor oluşu geliyor. HIV bilinenin aksine, tedavisi olan kronik bir enfeksiyondur. HIV ile yaşayan kişiler düzenli ilaç tedavisine ve tıbbi kontrollerine devam ettikleri sürece sağlıklı şekilde hayatlarına devam edebilirler. Tedavi, HIV ile yaşayan bireylerin ebeveyn olabilmelerini, virüs taşımayan çocuk sahibi olabilmelerini, hayatlarına virüsü başkalarına bulaştırma korkusu olmadan devam edebilmelerini ve HIV ile yaşamayan bireyler gibi olağan yaşam sürelerini sağlıklı geçirebilmelerini sağlar. Diğer bazı virüs türleri gibi HIV vücuttan tamamıyla uzaklaştırılamadığı için tedavinin sürekliliği temel yaklaşımdır. HIV statüsünü bilen kişilerin çok büyük bir kısmı tedavi almaktadır. HIV kontrol programlarına bakıldığında, HIV farkındalığı olmadığı için HIV ile yaşıyor olmasına rağmen test yaptırma ihtiyacı duymamış, tedaviye erişmemiş ve korunmasız cinsel birleşme pratiğine devam eden herkesin riskli davranışları sergilediğini; Türkiye’deki yayılma hızının artışını ise doğrudan bu davranışlarla ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. HIV’in ve diğer cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların yayılımının önlenebilmesinin yolu doğru bilgiyi yaygınlaştırmaktan ve elbette bu bilginin konuşulabilir olmasını sağlamaktan geçiyor. Erken yaşlarda güvenli cinselliğin anlatıldığı, HIV ve diğer cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlara dair farkındalığın yüksek olduğu toplumlarda kişilerin korunma ve test yaptırma alışkanlıklarının daha fazla olduğunu görüyoruz. Bu bilinç aynı zamanda HIV ile yaşayanların ve yakınlarının üzerindeki damgalamanın giderek azalmasını ve ortadan kalkmasını sağlıyor.

HIV ile ilişkin yaygın ön yargılardan bir diğeri ise HIV enfeksiyonunun yalnızca belirli bir grubun problemi olarak algılanıyor oluşu. Ne yazık ki HIV enfeksiyonu 2020 yılında dahi “eşcinsellik”, “seks işçiliği”, “uyuşturucu kullanımı” veya “çok eşlilik” davranışlarıyla ilişkilendirilmekte; bu da HIV damgalamasının derinleşmesine neden olmaktadır. Bugün yaş, meslek, eğitim durumu, cinsiyet ve cinsel yönelim fark etmeksizin HIV ile yaşayan kişilerin ortaklaştığı tek nokta HIV ile yaşıyor olmaları.

Tedavi sürecinden bahsedebilir misiniz? Yaklaşık bir yıl önce kök hücre tedavisi ile Timothy Brown HIV virüsünü yenen dünyadaki 2. HIV pozitif birey oldu ve olay dünyada geniş bir yankı buldu. HIV tedavisi ile ilgili güncel gelişmeler var mı? Yakın zamanda aşı müjdesi almak mümkün mü? 

(H.H.) Bir önceki soruda da değindiğimiz gibi bugün artık kronik hastalıklar arasında sayılan HIV enfeksiyonunun tedavisi oldukça etkili ve kolaydır. Yine toplumda kabul gören yaygın inanışın aksine, HIV enfeksiyonu tanısı alan kişiler hastaneye yatırılmazlar veya özel bir bakıma gereksinim duymazlar. Hatta HIV ile yaşayan kişilerin hastaneyle ilişkisinin düzenli olarak üç ayda bir ilaç yazdırmaya gitmekten ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Antiretroviral tedavinin(HIV’i baskılayan ilaçlar) uygulanmaya başlandığı 1996 yılından bugüne ilaç rejimlerindeki iyileşmeler de HIV ile yaşayan kişilerin günlük hayatlarını oldukça kolaylaştırdı. 90’ların sonunda ve 2000’li yılların başlarında bir günde neredeyse 15-20 tane ilaç kullanılırken bugün artık sıkıştırılmış tek tablet rejimlerine geçildiğini ve bu ilaçların yan etkilerinin ciddi ölçüde azaldığını görüyoruz.

HIV ile yaşayan kişiler HIV ile enfekte olmayan kişilerden farksız şekilde olağan yaşamlarını sürdürebiliyorlar; fakat henüz HIV’i vücuttan tamamen uzaklaştırmak mümkün değil. HIV ile ilgili neredeyse tüm haberlerin sunumunda HIV’in kamuoyunda hala korkutucu bir unsur olarak yer edinmesini kullanan medya, bu alandaki her yeni bilgiyi “AIDS’e Çare Bulundu!” şeklinde girmeye oldukça hevesli. Bu haberlerin pek çoğu da yeni olma niteliği taşımıyor aslında. Soruya dönecek olursak “Berlin Hastası” ve “Londra Hastası” diye bildiğimiz iki vakada da kanser tedavisinde ilik nakli sonrasında tesadüfen HIV’in ortadan kaybolduğunu görüyoruz. Buradaki tesadüf ilik sahibinin HIV’e karşı doğal bir bağışıklığının olmasıyla açıklanıyor. Normal şartlarda HIV bağışıklık sistemi hücrelerinin üzerinde bulunan algılayıcıları kullanarak hücreye giriyor. Çok az sayıda olmakla birlikte bazı kişilerde bu algılayıcıların mutasyona uğradığı ve algılayıcının HIV’e dirençli olduğu ortaya çıkıyor; bu direnç sayesinde virüs normalde girebileceği hücrelere girememiş oluyor. Söz konusu ilik operasyonu ve operasyon sonrasındaki riskler göz önünde bulundurulduğunda ne yazık ki bu yöntemin henüz HIV tedavisi kapsamına alınacak yeterlilikte olmadığını, beraberinde pek çok riski barındırdığını ve HIV ile yaşayan kişilerin tamamı için uygulanabilir olmadığını söyleyebiliriz. Aşı ve kür çalışmaları konusunda ümitli olsak da “çok yakında!” şeklinde bir yanıt veremiyoruz ne yazık ki.

Sağlık Bakanlığı kamu spotu şeklinde bilgilendirici yayınlar yaparak toplumu bilinçlendirebilir diye düşünüyorum. Böyle çalışmalar HIV ile yaşayan bireylere toplumun bakışını da değiştirecektir. Bu açıdan devletin ve kurumların HIV pozitif bireylere bakışını değerlendirebilir misiniz? HIV pozitif bireyler devlet tarafından bir ayrımcılığa maruz kalıyor mu? 

(E.E)-Bu soruya Şubat ayında yayınladığımız 3 aylık hak ihlali raporumuza dayanarak ve en başta yaşanılan ayrımcılıklara dikkat çekerek başlamak istiyorum. Dernek olarak en son 2009 yılında yayınladığımız hak ihlalleri raporlarını 3 ayda bir yayınlama kararı aldık ve bu karar doğrultusunda derneğimize gelen başvurular sayesinde haberdar olduğumuz hak ihlallerini raporlaştırdık. Bu sayede bireysel ve toplumsal önyargıların geçmiş yıllara göre değişime uğramadan varlığını sürdürdüğü, HIV ile yaşayanların kötü muameleye maruz bırakıldıkları; ayrımcılık yasağı başta olmak üzere anayasal pek çok haklarının ihlâl edildiğini gördük. 

Rapora dayanarak HIV ile yaşayan bireylerin en fazla ihlâle uğradıkları alanın özel hayatları olduğunu söyleyebilirim HIV’le yaşayan bireylerin, HIV statülerini öğrenen kişiler tarafından günlük yaşamlarında cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerine ilişkin sorulara çokça maruz kaldığını ve HIV statülerinin onayları olmadan başkalarıyla paylaşıldığını ve yaşamlarının her alanında HIV statülerinin gizliliği ihlal edildiğini söyleyebilirim.

HIV’le yaşayan bireylerin özel hayatlarının gizliliğinin ihlalinden sonra en çok hak ihlaline uğradıkları bir diğer alan çalışma yaşamlarıdır. HIV’le yaşayan bireyler işe alımlarda ve işlerinin devamında; HIV testine zorlanmakta, yaşam tarzlarına ilişkin sorulara maruz kalmakta, HIV statülerinin gizliliği ihlal edilmekte, iş koşulları değiştirilmekte, iş sözleşmeleri feshedilmektedir. Yine işyeri hekimliği uygulamalarında zorla HIV testi, HIV’le yaşayan işçilerin kişisel sağlık verilerinin korunmaması, HIV ile yaşayan bireylere yönelik psikolojik taciz (Mobbing) uygulamaları çalışma yaşamında sıklıkla karşılaşılan hak ihlallerindendir.

Çok sık karşılaştığımız bir diğer hak ihlali ise kişinin en temel hakkı olan sağlık hakkının ihlalidir. HIV’le yaşayan bireylerin sağlık hakkına erişimlerinde; hekim HIV ile yaşayan hastayı tedaviyi reddetmekte, tedavi sırasında HIV ile yaşayan bireylere önyargılı tutumlarla yaklaşılmakta, bu durum zaman zaman nefret söylemlerine evrilmekte, HIV ile yaşayan bireylerin statülerinin gizliliği ihlal edilmekte, HIV’le yaşayan kişinin aydınlatılmış onamı alınmadan zorla HIV testi yapılmakta ve HIV’le yaşayan kişiler sağlık çalışanları tarafından özel yaşamlarına ilişkin sorulara maruz kalmaktadırlar. Sağlık kurumlarında yaşanan dışlanma ve ayrımcılık, HIV ile yaşayan kişileri tedavi olmaktan caydırabilmekte ve sağlıklarını ciddi anlamda tehdit etmektedir. 

Bahsettiğim tüm ihlallerin ortak noktası ise Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen eşitlik maddesi ve onun doğrusal uzantısı olan, uluslararası sözleşmelerde ‘Ayrımcılık Yasağı’ şeklinde karşımıza çıkan yasağın ihlalidir. Her ne kadar ayrımcılık yasağının ihlali Ceza Kanununda suç olarak düzenlenmişse de düzenlemede ayrımcılığa uğrayabilecek gruplar ve fiiller sınırlı sayıldığı için ve sayılan gruplarda sağlık sebebiyle uğranılan ayrımcılık sayılmadığı için bu madde HIV statüsü sebebiyle ayrımcılığa uğrayan bireyleri korumamaktadır; dolayısıyla kanunun düzenlemesinden ötürü bir cezasızlık pratiğiyle karşılaşıyoruz.

Bu uzun cevaptan sonra sorunuza dönecek olursak, evet HIV ile yaşayan bireyler yukarıda değindiğim gibi birçok alanda ayrımcılıklara uğramaktadır ve HIV ile yaşayan kişilerin yoğun olarak karşılaştıkları ayrımcılık ve damgalamalar hem bu kişilerin hayatını haksız yere zorlaştırmakta hem de epideminin yayılmasına katkıda bulunmaktadır. Bununla birlikte UNAIDS ve çeşitli ulusal ve uluslararası kuruluşlar HIV ve AIDS’in yayılmasını engellemek hatta salgını tamamen ortadan kaldırmak adına çalışmalar yapmaktadır. Türkiye’de ise Sağlık Bakanlığı’nın Kasım 2019’da yayımladığı 5 yıllık HIV/AIDS Kontrol Programı da bu çalışmalardan biri olarak sayılabilir. Söz konusu kontrol programında soruda bahsettiğiniz kamu spotu çalışmasına benzer olarak; dışlanmayı ve ayrımcılığı önlemeye dair medya programları oluşturulması, toplumda kanaat önderlerinin HIV enfeksiyonu hakkında farkındalıklarının artırılması, HIV ile yaşayan bireylere, ailelerine ve sosyal çevrelerine yönelik eğitimlerin düzenlenmesi ve gerekli destek mekanizmaların planlanması gibi hedefler mevcuttur ve eğer bu hedefler gerçekleştirilirse saydığımız tüm bu ihlallerin tamamen ortadan kalkacağını kesin olarak söyleyemesek de azaltacağını düşünüyoruz.

İşe girişlerde sağlık raporu istenildiğini biliyoruz. İşe girişlerde istenilen sağlık raporlarında HIV ile ilgili bir istemde bulunuluyor mu ya da bulunulabilir mi? HIV’in sosyal yolla bulaşmayacağını dolayısıyla iş yaşamında bir bulaştan söz edilemeyeceğini biliyoruz ancak buna rağmen doğrudan ya da dolaylı olarak HIV ile yaşayan bireyler ayrımcılığa maruz kalarak işten çıkartılabiliyor. Bu açıdan bir mahkeme kararı var mı? Hukuk ne diyor?

(E.E)-Türkiye’de maalesef HIV ile yaşayan bireyler açısından ciddi bir mevzuat eksikliği var. Bu sebeple sorduğunuz soruyla ilişkili olarak çalışma yaşamında HIV ile yaşayan bireylerin hakları açısından uluslararası mevzuata göre yorumlar yapıyoruz. Bu konuda ILO’nun (Uluslararası Çalışma Örgütü) tavsiye metinleri var. Örneğin ILO HIV/AIDS ve Çalışma Yaşamıyla İlgili Davranış Kurallarına göre; İş için başvuranlardan ya da çalışanlardan HIV’le ilgili kişisel bilgi vermelerini istemenin herhangi bir gerekçesi olamaz. Ayrıca, çalışanların da bu tür bilgileri iş arkadaşlarına verme gibi bir yükümlülükleri olamaz. İşçilerin sağlık statülerine ilişkin konularda, kişisel verilerine erişimin gizliliğe ilişkin kurallara tabi olması gerekmektedir. HIV/AIDS muayenesi, iş için başvuran ya da hali hazırda çalışan bireylerden talep edilmemelidir. 

Ancak buna rağmen işe giriş muayenelerinde kişilerin aydınlatılmış onamı alınmadan hukuka aykırı bir şekilde HIV testinin de yapıldığını görüyoruz. Oysa işe girişlerde HIV testi istenmesi hukuka aykırılığın yanı sıra gereksizdir ve işçilerin insan hakları ile saygınlıklarını zedeleyecektir. Çünkü  işçilerin hem test sonuçlarının açıklanmak sureti ile ifşa edilme riski vardır. Bu sebeple yukarıda bahsettiğimiz Davranış Kuralları’na göre HIV testinin, işe alımlarda veya iş sözleşmesinin devamında bir ön koşul olarak kullanılmaması ve işçilerin işe başlamasından önce ya da düzenli aralıklarla yapılan rutin uygunluk testlerinde HIV testinin zorunlu olarak dayatılmaması gerektiği belirtilmiştir.

 Türkiye’de ise çalışanın işe başlamadan önce yapacağı öngörülen işe uygunluğunun tespiti için yapılan işe giriş muayenesi prosedürü mevcuttur. Bu noktada ise işe giriş muaynesinde hangi testin isteneceği ile ilgili mevzuatta bir düzenleme yoktur. Mevzuat istenecek tetkikler açısından bir açıklık getirmemiştir ancak işe giriş ve periyodik muayene için İşyeri Hekimi Yetki ve Sorumlulukları Hakkında Yönetmelik ekinde tavsiye niteliğinde örnek bir muayene formu düzenlenmiştir ve bu formda HIV testi yer almamaktadır.  Buna rağmen Ortak Sağlık Güvenlik Birimlerinin (işyerlerine; iş yeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı sağlayan kuruluşlardır) açılmasıyla birlikte bulaşıcı hastalıkların bulaş özelliklerine bakılmaksızın işverenlere paket halinde muayene ve içerisinde HIV testi de olan testlerin satıldığını ve bunu engelleyen bir mevzuatın da olmadığını söyleyebiliriz.

HIV ile yaşayan bireylerin statülerine bağlı olarak iş akitlerinin haksız olarak feshedildiğini ise yukarıda zaten detaylı olarak açıkladık ancak bu konuda bir mahkeme kararından bahsetmek gerekirse çok meşhur bir Anayasa Mahkemesi kararımız var, T.A.A kararı. Anayasa Mahkemesi, karar veren mahkemelerin salt “bulaşıcı” hastalığa dikkat çekerek, riskin gerçekleşmemesi için tek çözümün başvurucunun işyerinden uzaklaştırılması fikrinin kabul edilemez olduğunu, başvurucu için iş yerinde alternatif iş imkanlarının araştırılmamış olduğunu, bu nedenle maddi ve manevi varlığının korunması hakkının ihlal edildiğini tespit etmiştir. Ve dışlanma, damgalanma ve ön yargıların özellikle iş yaşamında mevcut olması nedeni ile HIV ile yaşayan bireyler üzerindeki etkilerin yıkıcı olabileceği de dikkate alındığında başvurucunun gizlilik talebinin reddedilmesinin ise özel yaşamının gizliliğini ihlal ettiğini belirtmiştir. Dolayısıyla bu kararda da görüldüğü üzere  HIV statüsünün iş akdinin feshi için haklı bir sebep olmadığını tekrar edelim. HIV ile yaşayan bireylerin böyle bir ihlalle karşılaşması halinde işe iade davası ile diğer işçilik alacaklarının tazminine ilişkin dava açma haklarının yanı sıra ayrımcılık tazminatı davası açma hakları da mevcuttur.

Bu kararın önemli bir karar olmasının diğer bir sebebide; Anayasa mahkemesinin yargılamanın kapalı yapılması talebinin yargılama aşamasında reddedilmesinin  özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine, karar vermesidir. Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı niteliğinden ötürü; HIV ile yaşayan bireyler uğradıkları hak ihlallerinden ötürü yargı mekanizmasına başvurduğunda bu karara dayanarak duruşmaların kapalı yapılmasını talep edebilirler.

HIV pozitif bireyler coronavirüs açısından yüksek risk grubunda mı?

(H.H.) Son dönemde HIV ile yaşayanların ve elbette yakınlarının en çok merak ettiği sorulardan biri bu. Şu ana dek, HIV ile yaşayan bireylerde Covid-19 oranlarının HIV ile enfekte olmayan kişilere göre daha yüksek olduğuna ya da farklı bir seyir izlediğine dair herhangi bir veri olmadığını söyleyebiliriz. Tedaviyi sürdüren HIV ile yaşayan kişilerin genel popülasyondan farklı önlemler almalarını gerekmiyor. Bunun yanında geçmişte enfekte olduğu halde test yaptırmadığı için henüz tanı almamış olan ya da bir sebepten dolayı tedaviyi sürdüremeyen kişilerin bağışıklık sistemiyle ilgili değerlendirme yapılamayacağı için Covid-19 da dahil olmak üzere tüm enfeksiyonlar açısından risk grubunda olabileceklerini eklemek gerekiyor.

 

KORONA GÜNLERİNDE MUTFAK ALIŞVERİŞİ, BESLENME ve DİYET

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, virüsün bulaşmasını engelleyen hiçbir gıda veya gıda takviyesi yoktur. Ancak, yeterli önlemleri almamıza rağmen virüsle karşılaşmamız durumunda, güçlü bir bağışıklık sistemi hastalığı daha hafif atlatmamızı sağlayacaktır. Bağışıklık sistemini güçlü tutmanın en önemli bileşenleri ise; sağlıklı beslenmek, fiziksel olarak aktif olmak ve düzenli uykudur.

Söz konusu bağışıklık sistemini güçlendirmek olunca hemen her yerde; A, D, E ve C vitamini, çinko, selenyum ve omega-3 gibi besin öğeleri ile prebiyotik-probiyotiklerin tüketiminden bahsedildiğini görürüz. Bu besin öğelerini, vücudumuzda eksikliği biyokimyasal testlerle gösterilmeden tablet ya da başka formlarda kullanmak toksik alıma neden olabilir. Bu yüzden en doğru yöntem; mevsimine uygun, ihtiyacımız kadar ve çeşitliliği sağlayacak şekilde beslenmektir. Örneğin sağlıklı bir öğün planı yaparken, ana öğünlerimizde tabağımızın bir çeyreği sebzelerden, diğer çeyreği tam tahıl ürünlerinden ve kalan yarısının eşit üç parça halinde meyvelerden, yüksek proteinli gıdalardan (kurubaklagiller, et, yumurta, balık, tavuk, yağlı tohumlar, vb.) ve süt ürünlerinden (süt, yoğurt, ayran, peynir vb.) oluşması önerilmektedir. 

Sosyal izolasyon gereği raf ömrü uzun ve dayanıklı gıdaları alarak mutfak alışverişimizi olabildiğince seyrek yapmaya çalışırken aldığımız gıdaların besleyici yani; protein, lif, vitamin, mineral ve antioksidanlardan zengin gıdalar olmasına da dikkat etmemiz gerekmektedir. Tek başına hiçbir gıdanın yeterli olmayacağı gibi koşa koşa depoladığımız makarnalar da tek başlarına yeterli besleyiciliğe sahip değillerdir. 

Meyve ve sebzelerin bir çoğu, uzun sure dayanan gıdalar olmasa da C vitamini ve lif içerikleri nedeniyle her öğünümüzde yer alması gerekmektedir. Bu mevsimde bulunabilecek sebzeler; karnabahar, lahana, ıspanak, brokoli, biber, turp, havuç, patatestir. Elma, armut, greyfurt, portakal, kivi ve muz da bulunabilecek meyvelerdir. Sarı-turuncu renkli sebze ve meyveler A vitamini içeriği yüksek gıdalardır ve beslenmemizde yer almaları bu yüzden önemlidir. Yeşilliklerin yanısıra uzun süre dayanan sebzelerden olan havuç, turp, mor lahana ile salatalarımızı çeşitlendirebiliriz. Öte yandan salatalarımıza limon sıkarak C vitamini alımımızı arttırırken sirke ekleyerek de probiyotik alımımızı arttırabiliriz.

Taze sebzelerin yanısıra domates, patlıcan, bamya gibi kurutulmuş sebzeler ile kayısı, üzüm, incir gibi kuru meyvelere de beslenmemizde yer verebiliriz.

Bağışıklık sistemimizi oluşturan hücrelerimiz protein yapıda olduklarından yeterli protein tüketimi de çok önemlidir. Kaliteli protein kaynağı olarak yumurta ve peynir nispeten uzun ömürlü gıdalardır. Sağlıklı kişiler, her gün 1 haşlanmış yumurta ve 1-2 kibrit kutusu kadar çok tuzlu olmayan peynirlerden rahatlıkla tüketilebilir. Hem protein hem de omega-3 kaynağı olması nedeniyle haftada 2 kez tüketilmesi önerilen balığın ise tazesini bulup tüketmek zor olacağından dondurulmuş balıkları veya konserve ton balığını evde bulundurabiliriz. Dondurulmuş balıkları kızartmadan fırında pişirerek, konserve edilmiş olanları ise yağını süzerek tüketmek unutulmaması gereken noktalardır. 

Kurubaklagiller (nohut, kuru fasulye, mercimek, barbunya, kuru börülce) hem raf ömürlerinin uzun olması hem de protein içerikleri nedeniyle önemlidirler. Tek başlarına yemekleri ve çorbaları yapılabildiği gibi et ve sebze yemeklerine rahatlıkla eklenebilirler. Ayrıca kuru fasulyeden ve kuru börülceden yapılacak zeytinyağlı, sirkeli, soğan-sarımsaklı salatalar oldukça besleyicilerdir. Kuru baklagillerin bir diğer önemi vegan ve vejetaryenlerin tüketebildikleri temel protein kaynağı olmalarıdır.

Süt-yoğurt grubundan ise UHT sütler uzun süre dayanıklılığı ile genellikle ilk tercih edilen olsa da yoğurt ve kefir tüketimi de prebiyotik içerikleri nedeniyle önemlidir. Probiyotikle zenginleştirilenleri de tüketilebilir.

Sağlıklı yağ tüketimi için yemeklerimizde ve salatalarımızda zeytinyağını tercih etmeliyiz. Ayrıca avokado ve keten tohumu da sağlıklı yağ tüketimimizi destekleyecek gıdalardır. Badem, ceviz, fındık, yer fıstığı gibi kuru yemişler hem E vitamini hem de çinko, magnezyum, selenyum gibi mineral içerikleriyle günde 1 avucu geçmeyecek kadar tüketilmesi gereken gıdalardır. 

Vücudumuzda güneş ışığı varlığında üretilen D vitamini için ise balkon ve pencerelerden güneş ışığı ile arada cam olmadan direkt olarak temas etmemiz gerekmektedir. Günlük 15-20 dakika yeterli olacaktır. 

Su tüketimi vücudumuzdaki tüm süreçlerin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için önemlidir. Ortalama 2 litre kadar yani 8-10 bardak kadar su tüketmeliyiz. Sade su içmekte zorlananlar limon ve elma dilimleri, kabuk tarçın ile suyu doğal yollarla aromalandırabilirler. Bu noktada unutulmaması gereken çay ve kahve tüketiminin su yerine geçmediği, hatta çay ve kahve tüketimi arttıkça içmemiz gereken su miktarının daha da arttığıdır. 

Sağlığımız için tüketimini sınırlamamız gereken gıdalar da vardır. Bunlar şeker ve şekerli yiyecekler-içecekler, gazlı içecekler (kola, gazoz), hazır meyve suları, aromalı maden suları, beyaz ekmek ve beyaz undan yapılmış her türlü hamur işleri, aşırı tuz içeren gıdalar (hazır soslar, cips, tuzlu kraker ve tuzlu bisküviler), işlenmiş etler (salam, sosis, sucuk) ve aşırı yağlı yiyeceklerdir (krema, kaymak, mayonez). Ayrıca enerji içeriklerinin yüksek olması ve bağırsaklarımızda vitamin-mineral emilimini olumsuz etkilediği için alkol de tüketilmemelidir.

Bu dönemde hem şok diyetler yapılarak zayıflamaya çalışılmamalı hem de ihtiyaçtan fazlası tüketilerek kilo alınmamalıdır. Bilinçsizce yapılan düşük kalorili diyetler yeterli ve dengeli beslenmemizi engelleyerek bağışıklık sistemimizi de zayıflatacaktır. Öte yandan bağışıklık sistemini güçlendirdiği düşünülerek belli gıdaların fazla tüketimi de dengeli beslenmeden uzaklaşmamıza ve fazla enerji alımıyla beraber, evde kaldığımız ve fiziksel aktivitemizin azaldığı bugünlerde kilo alımına neden olacaktır.

 

Dyt. Osman KARABOĞA

HIV ile Yaşayan Bireylerin Yeni Koronavirüs Salgını Sürecinde İş Hayatında ve Tedaviye Erişimde Karşılaşabilecekleri Hususlar Nelerdir?

1-İş Kanununa tabi HIV ile yaşayan bireylerin salgın sebebiyle işe gitmeme hakları var mıdır?

İlk olarak Aralık 2019’da görülen yeni tip corona salgınının 11.03.2020 tarihi itibariyle Sağlık Bakanının açıklamasıyla Türkiye’de de görüldüğü bilinmektedir. Peki salgının yayılma hızı ve yayılma kolaylığı ile meydana getirebileceği sonuçlar işçilere çalışmaktan kaçınma hakkını verir mi?

Çalışmaktan kaçınma hakkı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun 13. maddesinde şöyle düzenlenmiştir: ”Ciddi ve yakın tehlike ile karşı karşıya kalan çalışanlar kurula, kurulun bulunmadığı işyerlerinde ise işverene başvurarak durumun tespit edilmesini ve gerekli tedbirlerin alınmasına karar verilmesini talep edebilir…

Kurul veya işverenin çalışanın talebi yönünde karar vermesi hâlinde çalışan, gerekli tedbirler alınıncaya kadar çalışmaktan kaçınabilir. Çalışanların çalışmaktan kaçındığı dönemdeki ücreti ile kanunlardan ve iş sözleşmesinden doğan diğer hakları saklıdır.”

Dolayısıyla burada salgının işyerinde ortaya çıkıp çıkmadığı eğer ortaya çıkmışsa gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı hususuna göre bu sorunun cevabı değişiklik gösterecektir. Zira eğer salgın işyerinde ortaya çıkmış ve gerekli önlemler alınmamışsa maddenin devamında çalışanların ciddi ve yakın tehlikenin önlenemez olduğu durumlarda işyerini veya tehlikeli bölgeyi terk etme haklarının oluştuğu düzenlenmiştir.

HIV statüsündeki bireyler için de bu durum geçerli olup salgının işyerinde ortaya çıkması halinde HIV statülerini paylaşmadan riskli durumu bildirme, tedbir alınmasını isteme ve gerekli tedbirler alınıncaya kadar çalışmama hakları mevcuttur.

2-HIV ile yaşayan bireyler aynı zamanda corona virüsü ile enfekte olursa bu sebeple  işten çıkarılabilir mi?

HIV enfeksiyonunun, işten çıkarma için bir gerekçe olamayacağı, HIV/AIDS ve Çalışma Yaşamıyla ilgili ILO Uygulama ve Davranış Kuralları’na göre çalışanlardan HIV’le ilgili kişisel bilgi vermelerini istemenin herhangi bir gerekçesi olamayacağı, ayrıca çalışanların da bu tür bilgileri iş arkadaşlarına verme gibi bir yükümlülükleri olamayacağı ile işçilerin sağlık statülerine ilişkin konularda, kişisel verilerine erişimin gizliliğe ilişkin kurallara tabi olması gerektiği bilinmektedir.

İş Kanununda düzenlenen hastalık sebebiyle fesih maddelerinin ise işçinin tutulduğu hastalığın tedavi edilemeyecek nitelikte olduğu ve işyerinde çalışmasında sakınca bulunduğunun Sağlık Kurulunca saptanması durumları için düzenlendiği; dolayısıyla yalnızca coronavirüs için değil, tüm hastalıklar bakımından, eğer bir işçi hasta ise ve hastalığın iyileşme ihtimali var ise, işveren bakımından haklı fesih sebebi değildir. Ancak, hastalığın tedavi edilemeyeceği kesinse ve işyerinde çalışması sakıncalı ise işveren bakımından geçerli fesih gündeme gelebilir. 

3-  Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğünce 13.03.2020 tarih ve E.12362  sayı ile yayımlanan Genelge uyarınca;

Yurtdışında bulunan kamu görevlilerinin yurda dönüş tarihinden itibaren 14 gün evde tecrit oldukları sürenin mesai günlerine tekabül eden kısımlarında idari izinli sayılmışlardır.

Bu husus herkes için geçerli olup HIV ile yaşayan bireyler açısından bir farklılık göstermemektedir. 

4-Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğünce 13.03.2020 tarih ve E.12362  sayı ile yayımlanan Genelge uyarınca;

Hamileler, yasal süt izni kullananlar, engelli olarak istihdam edilenler, yönetici pozisyonda istihdam edilenler hariç olmak üzere, 60 yaş ve üzerinde olanlar, dezavantajlı grupta bulunanlar (bağışıklık sorunu olanlar, kanser hastaları, kronik solunum yolu hastaları, obezite ve diyabet, kalp damar hastaları, organ nakli olanlar, kronik hastalar)16 Mart 2020 tarihinden itibaren 12 gün idari izinli sayılmışlardır. Ancak genelgede sağlık çalışanları bu madde hususunda ayrı tutulmuş olup tüm sağlık personellerinin yasal mazeret izinleri (Evlilik, Ölüm, Analık, Hastalık ve Refakat) hariç yıllık izinleri durdurulmuştur.

HIV’in Dünya Sağlık Örgütü tarafından 2014 yılından itibaren kronik hastalıklar kategorisinde değerlendirildiği göz önüne alınarak HIV ile yaşayan kamu personellerinin de bu madde uyarınca idari izinli sayılması gerekmektedir. 

5-Corona Salgınından ötürü işe devam etmek istemeyen HIV ile yaşayan kişiler, HIV statülerinden ötürü istirahat raporu alabilirler mi? 

İstirahat raporu verme hekim veya sağlık kurulu takdirinde olan bir konu olup corona salgınından ötürü risk grubuna girdiğinizi düşünüyorsanız, bu durumu hekiminiz/sağlık kurulu ile paylaşıp rapor hususunu kendisine sorabilirsiniz.

SAĞLIK BAKANLIĞININ “EFEKTİF İŞLEMLERİN ERTELENMESİ VE DİĞER ALINACAK TEDBİRLER” BAŞLIKLI YAZISI NE ANLATIR?

  • Acil olmayan elektif cerrahi işlemlerin mümkün olduğunca daha uygun bir tarihe planlanması ne demektir?

 

Yapılacak ameliyatın hayati önemi olmaması durumunda, hekime takdir yetkisi de bırakılarak, ameliyatı ileri bir tarihe ertelemesi tavsiye edilmiştir. Planlı bir cerrahi operasyonun iptal edilmesi, hekiminizin Sağlık Bakanlığı tavsiyesine uymasından kaynaklanıyor olabilir.

 

  • Acil olmayan diş hekimliği uygulamalarının mümkün olduğunca ertelenmesi neleri kapsar? 

 

Diş hekimliğini uygulamalarının tümünü kapsar. Diş uygulamaları sırasında, uygulamanın doğası gereği hem hasta hem diş hekimi Covid-19 bulaşı hakkında yüksek risk taşır. Bu sebeple tüm vatandaşların acil olmayan diş hekimi randevularını iptal etmesi önerilmiştir. Hastalar durumun acil olduğunu düşünüp diş hekimine başvurmuş olsalar dahi, diş hekimi uygulamayı erteleyebilir. Bu durumda kişinin HIV ile yaşıyor olması ayrıca bir erteleme sebebi değildir, uygulamanın acil olmaması erteleme için yeterlidir. 

 

  • Kronik hastalık nedeniyle takip edilen hastalarIn, takibi yapan hekimlerin oluru ile takip aralıklarının olabildiğince daha uzun dönem halinde yapılması ne anlama gelir?

 

HIV ile yaşayan kişiler gibi, düzenli aralıklarla hekimine kontrole gitmesi gereken kişilerin, ziyaretlerinin ilgili hekimin bilgisi dahilinde daha uzun aralıklarla yapılması gerekliliğidir. Örneğin 3 aylık periyotlarla kontrole giden kişinin, hekiminin bilgisi dahilinde olmak üzerinde 5 aylık periyotlarla gelmesine karar verilebilir. Birey bu kararı kendi başına almamalı, mutlaka doktoruna danışmalıdır. 

 

  • Kronik hastalık ve engellilik nedeniyle raporlu ve sürekli kullanım gerektiren ilaçların, tıbbi malzeme ve hasta altı bezlerinin sağlık kuruluşlarına gidilmeden reçete yazılmasına gerek duyulmaksızın eczaneler ve medikallerden temin edilebilmesi ne anlama gelir?

 

HIV ile yaşayan kişilerin de raporlu ve sürekli kullanım gerektiren ilaçları olması sebebiyle, HIV tedavisinde kullanılan ilaçların bitmesi halinde (veya tekrar doktora gidip ilacı yazdırmak gerektiğinde) hastaneye gitmeden, sadece raporu göstererek her ay için bir kutu olmak üzere eczaneden temin edilebilecektir. Sağlık Bakanlığı’nın tavsiye yazısı üzerine Sosyal Güvenlik Kurumu konu ile ilgili duyuru yayımlamıştır. Bu duyuruya göre de raporlu ilaçların son 6 ay içinde en az bir defa alınmış olması gerektiği ifade edilmiştir. Yani kişi raporu olduğu halde 6 ayda hiç ilaç almamış ise reçetesiz olarak ilaç temin edemeyecektir, hekime başvurup mutlaka reçete alması gerekir. Unutmamak gerekir ki, normalde 3 aylık reçete yazıldığı halde, bu uygulama gereği reçetesiz alınan ilaçlar 1 ay yetecek kadar verilir. Normalde olduğu gibi ilacın bitmesine 15 gün kala tekrar eczaneye başvurup 1 aylık ilaç daha alınabilmektedir. 

Koç Üniversitesi Öğrencileri ile “HIV/AIDS ve Stigma” Konulu Farkındalık Eğitiminde Buluştuk!

Pozitif Yaşam Derneği olarak, Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nın davetiyle Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde “HIV/AIDS ve Stigma” konulu Halk Sağlığı dersi kapsamında tıp öğrencilerine farkındalık eğitimi düzenlendik. Eğitimde doğru bilinen yanlışlar üzerinde keyifli  bir tartışma yürütüldü. Öğrenciler, özellikle toplumdaki her kesimin bu konuda farkındalığını artırmanın elzem olduğunun altını çizdi ve de böylesi atölye ve eğitimlerin sık sık yapılması gerektiği vurgulandı. 
Geri Dön